Şüpheli veya sanık, çoğu zaman olayı doğrudan bilen tek kişi olduğundan, onun beyanı ceza yargılamasında maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından son derece değerli bir kaynaktır.1 Ancak modern ceza muhakemesi, bu beyanın “her ne pahasına olursa olsun” elde edilmesini kabul etmez. Şüpheli veya sanık, haklardan soyutlanmış bir soruşturma nesnesi değil, belirli hakları ve güvenceleri bulunan bir muhakeme süjesidir. CMK'nın beşinci kısmının ikinci bölümünde yer alan m. 145-148, işte bu dengeyi kurar. Bir yandan kişinin çağrılma, zorla getirilme ve sorguya çekilme usulünü düzenler, diğer yandan bu süreçte beyanın özgür iradenin ürünü olmasını güvence altına alır.
I. İfade veya Sorgu İçin Çağrı (m. 145)
İfadesi alınacak veya sorgusu yapılacak kişi davetiye ile çağrılır. Çağrılma nedeni açıkça belirtilir ve gelmezse zorla getirileceği yazılır (m. 145/1). Bu tek fıkralık hüküm, sonraki maddedeki zorla getirme tedbirinin ön koşulunu oluşturur: kural, önce çağrı, ancak gelinmezse zorlama yoludur.
II. Zorla Getirme (m. 146)
Hakkında tutuklama kararı verilmesi veya yakalama emri düzenlenmesi için yeterli nedenler bulunan veya m. 145'e göre çağrıldığı hâlde gelmeyen şüpheli veya sanığın zorla getirilmesine karar verilebilir (m. 146/1). Zorla getirme kararı, şüpheli veya sanığın açıkça kim olduğunu, kendisiyle ilgili suçu, gerektiğinde eşkâlini ve zorla getirilmesi nedenlerini içerir ve bir örneği kendisine verilir (m. 146/2-3). Zorla getirme kararıyla çağrılan kişi derhâl, olanak bulunmadığında yol süresi hariç en geç yirmi dört saat içinde çağıran hâkimin, mahkemenin veya Cumhuriyet savcısının önüne götürülüp sorguya çekilir veya ifadesi alınır. Zorla getirme işlemi, sorguya çekilmenin veya ifade almanın sonuna kadar devam eder (m. 146/4-5). Kararın yerine getirilememesinin nedenleri, köy veya mahalle muhtarı ile kolluk görevlisinin birlikte imzalayacağı bir tutanakla saptanır (m. 146/6). Çağrıya rağmen gelmeyen tanık, bilirkişi, mağdur ve şikâyetçi hakkında da zorla getirme kararı verilebilir (m. 146/7). Bu son fıkra, 2006 tarihli 5560 sayılı Kanun'la eklenmiş olup tedbirin kapsamını şüpheli/sanığın dışına, muhakemenin diğer süjelerine de taşımıştır.
III. İfade ve Sorgunun Tarzı (m. 147)
m. 147, şüphelinin veya sanığın ifadesinin alınmasında ya da sorguya çekilmesinde uyulması gereken hususları dokuz bent hâlinde sayar. Bu bentler, doktrinde vurgulandığı üzere, salt şekli bir kontrol listesi değil, şüpheli/sanığın muhakemenin bir süjesi olarak korunmasının somut araçlarıdır.2 Kimliğin saptanması (a bendi) sonrasında kişinin kimliğine ilişkin sorulara doğru cevap vermekle yükümlü olduğu, bu yükümlülüğün aşağıda değinilecek susma hakkının istisnası olduğu ayrıca belirtilmelidir. Yüklenen suçun anlatılması (b bendi) sonrasında, kişiye müdafi seçme hakkının bulunduğu ve müdafi yardımından yararlanabileceği, müdafiin ifade veya sorguda hazır bulunabileceği bildirilir. Müdafi seçecek durumda değilse ve bu yardımdan faydalanmak istiyorsa baro tarafından kendisine bir müdafi görevlendirilir (c bendi). Yakalanan kişinin yakınlarından istediğine yakalandığı derhâl bildirilir (d bendi). Yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamanın kanuni hakkı olduğu söylenir (susma hakkı, e bendi) ve şüpheden kurtulması için somut delillerin toplanmasını isteyebileceği hatırlatılıp, kendisi aleyhindeki şüphe nedenlerini ortadan kaldırma ve lehine hususları ileri sürme imkânı tanınır (f bendi). Kişisel ve ekonomik durum hakkında bilgi alınır (g bendi). İşlem teknik imkânlardan yararlanılarak kaydedilir (h bendi) ve bir tutanağa bağlanır (ı bendi). Bu tutanakta işlemin yeri ve tarihi, hazır bulunanların kimlikleri, yukarıdaki güvencelerin yerine getirilip getirilmediği (getirilmemişse nedenleri), tutanağın okunup imzalandığı ve imzadan çekinme hâlinde bunun sebepleri yer alır.
IV. İfade Alma ve Sorguda Yasak Usuller (m. 148)
m. 148, ifade ve sorgu usulünün en önemli güvencesini içerir. Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilâç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz (m. 148/1).3 Doktrinde bu sayımın örnekleyici (numerus apertus) olduğu, yani maddede açıkça yazılmayan ama iradeyi fesada uğratan her türlü yöntemin de yasak kapsamında olduğu kabul edilir.4 Kanuna aykırı bir yarar vaat edilmesi de ayrıca yasaklanmıştır (m. 148/2). Bu düzenlemenin öncülü olan 1412 sayılı CMUK m. 135a ile karşılaştırıldığında, kanun koyucunun “zorla ilâç verme” yerine yalnızca “ilâç verme”yi yasaklaması ve “tehdit”i de listeye eklemesi, güvencenin CMK ile genişletildiğini gösterir.5
Maddenin en ağır sonucu üçüncü fıkradadır: yasak usullerle elde edilen ifadeler, rıza ile verilmiş olsa dahi delil olarak değerlendirilemez (m. 148/3). Burada sonradan verilen bir rızanın dahi bu hukuka aykırılığı gideremeyeceği açıkça vurgulanmıştır. Dördüncü fıkra ayrı ve daha sık uygulama alanı bulan bir güvence getirir: müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz (m. 148/4). Beşinci fıkra ise, şüphelinin aynı olayla ilgili yeniden ifadesinin alınması ihtiyacı ortaya çıktığında, bu işlemin ancak Cumhuriyet savcısı tarafından yapılabileceğini öngörür (m. 148/5). Kolluğun aynı kişiyi tekrar tekrar sorguya çekmesinin önüne geçen bir sınırlamadır.
m. 148/3 ile Anayasa m. 38/6'daki “kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceği” hükmü birlikte okunduğunda, hukuka aykırı delil yasağının yalnızca ulusal bir tercih değil, Türkiye'nin benimsediği hukuk sisteminin (Kıta Avrupası) genel bir özelliği olduğu görülür. Doktrinde bu konuda Anglo-Amerikan hukuk sistemi ile Kıta Avrupası hukuk sisteminin farklı yaklaşımları karşılaştırılarak, Türk hukukunun ikincisine yakın bir model benimsediği tespit edilmektedir.6
V. Susma Hakkı ve Müdafi Yardımından Yararlanma: Karşılaştırmalı Bir Bakış
m. 147(e) bendindeki susma hakkının teorik temeli, nemo tenetur ilkesiyle derinden bağlıdır: ilke iki ayrı ama iç içe geçmiş unsuru kapsar: kendini suçlamaya karşı imtiyaz (privilege against self-incrimination) ve dar anlamda susma hakkı. AİHS m. 6/1'in güvence altına aldığı bu hak mutlak değildir, ancak buna aykırılık iki farklı biçimde ortaya çıkabilir: kişiye susma hakkı dâhil haklarının hiç hatırlatılmaması, ya da haklar hatırlatılmış olsa dahi yasak ifade alma ve sorgu yöntemlerinin (m. 148) kullanılması. Her iki durumda da kişinin özgür iradesi fiilen fesada uğramış sayılır.7
m. 147(e), farklı bir mercekten de okunabilir: susma hakkı, şüpheli veya sanığa ifade veya sorguda yöneltilen suçlamalara cevap vermeme özgürlüğü tanıyan, ifade hürriyetinin ceza muhakemesindeki bir yansımasıdır. Hakka aykırılık ya hatırlatmanın hiç yapılmaması ya da yasak ifade alma yöntemleri biçiminde gerçekleşir. Türkçe bilmeyen veya sınırlı bilen yabancı şüpheli/sanıklar bakımından bu hakkın etkin biçimde kullanılabilmesi ayrıca tercüman güvencesine bağlıdır. Hakkın salt sözlü olarak hatırlatılması, dilini anlamayan bir kişi için fiilen anlamsız kalabilir.8
m. 148/4'ün arkasındaki anayasal/uluslararası çerçeve nettir: Anayasa Mahkemesi, Burhanettin Yalçın kararında, kollukta alınan ifadeler sırasında müdafi yardımından yararlanmak istemediğini belirten bir başvurucunun bu tercihinin gerçekten özgür ve bilinçli olup olmadığının ayrıca denetlenmesi gerektiğini kabul etmiştir. Müdafi yardımından feragat, salt biçimsel bir beyanla değil, kişinin bu feragatin sonuçlarını gerçekten kavradığının gösterilmesiyle geçerli sayılabilir.9 Susma hakkı da bu değerlendirmeden ayrı düşünülemez: Anayasa Mahkemesi, müdafi yardımından yararlanma hakkının ihlal edildiği iddialarını değerlendirirken susma hakkını da birlikte gözetir, zira kollukta müdafisiz alınan bir ifadede kişinin susma hakkını gerçekten bilip bilmediği, müdafi güvencesinin sağlanıp sağlanmadığından bağımsız olarak incelenemez.10
Bu doktrindeki AİHM referanslarının kaynağı ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Konudaki en temel kararlardan biri olan Salduz/Türkiye kararında AİHM, müdafilerin en temel işlevlerinden birinin, şüphelinin kollukta ifade verirken kendini suçlayıcı beyanlarda bulunmasını önlemek olduğunu vurgulamıştır. Bu içtihat hattı sonradan Dvorski kararında “müdafiyi seçme” hakkının da bu güvencenin bir parçası olduğunun, Beuze kararında ise müdafinin sunduğu hukuki hizmetin niteliksiz olduğu durumlarda dahi müdafiden yararlanma hakkının ihlal edilebileceğinin kabulüyle genişlemiştir. CMK m. 148/4'ün, müdafisiz alınan kolluk ifadesinin doğrulanmadıkça hükme esas alınamaması kuralının, doğrudan bu Strazburg içtihadının iç hukuktaki karşılığı olduğu görülür.11
Zorla getirme kurumunun (m. 146) yakalama emriyle ilişkisi de dikkat çekicidir. Hâkimiyet altında olmayan bir kişi (örneğin bir tanık) doğrudan yakalanamaz, ona ancak zorla getirme kararı uygulanabilir. Bu, m. 146/7'deki tanık, bilirkişi, mağdur ve şikâyetçiye yönelik zorla getirme imkânının, şüpheli/sanığa yönelik yakalama emrinden neden ayrı ve daha hafif bir tedbir olarak tasarlandığını açıklar. Yakalama emri ile zorla getirme kararının infaz usulü de farklılaşır. İkincisinde kişi doğrudan gözaltına alınmayıp yalnızca ifade veya sorgu işleminin sonuna kadar kolluk nezaretinde tutulabilir.12
Yargı Kararları
1) Zamanaşımına uğramış bir suç nedeniyle çıkarılan yakalama emri üzerine ifade alma işlemi sonuna kadar tutulmanın ölçüsüzlüğü
m. 145-146'daki çağrı/zorla getirme zinciri, kanuna görünüşte uygun işletilse dahi, işin esasında baştan itibaren mevcut bir hukuki engel (örneğin zamanaşımı) varsa ölçüsüz hâle gelebilir. Anayasa Mahkemesi, defalarca çağrıya uymayan bir şüphelinin yakalanıp ifadesi alınana kadar tutulduğu, ancak isnat edilen suçun zaten zamanaşımına uğramış olduğu bir olayda bu ilkeyi uygulamıştır:
Yakalama ve tutma işlemlerinin ölçülülüğüne gelince (…) başvurucu hakkındaki yakalama emrinin düzenlendiği tarihte dava zamanaşımı süresi çoktan dolmuştur. (…) Bu durumda kanuni yükümlülüğün yerine getirilmesinin önemi ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının önemi arasında denge sağlanmamış; başvurucu, uzun zaman önce zamanaşımına uğrayan bir suç nedeniyle yakalanmış ve ifade alma işleminin sona ermesine kadar tutulmuştur.13
Anayasa Mahkemesi ayrıca, açılan tazminat davasının CMK m. 144'ün yalnızca hukuka uygun yakalama/tutuklamalar için geçerli olduğu, dolayısıyla hukuka aykırılık iddiasının m. 141/1-a kapsamında esastan incelenmesi gerektiği gerekçesiyle reddedilmesinin de ayrıca bir hak ihlali (etkili başvuru hakkı) oluşturduğuna hükmetmiştir. Bu ikinci tespit, m. 144'ün kapsamının dar yorumlanması gerektiğini teyit eder.
2) Kolluktaki müdafisiz ifadenin, sanık tarafından mahkemede inkâr edilmesi hâlinde delil değerinin kalmaması
m. 148/4'ün pratikteki sonucu somuttur. Mahkemede doğrulanmayan (inkâr edilen) bir kolluk ifadesinin, sanığın aleyhine olan kısmı bakımından delil değeri kalmaz. Yargıtay 17. Ceza Dairesi bunu bir hırsızlık davasında uygulamıştır:
Katılana yönelik hırsızlık suçundan kurulan hüküm açısından, sanık soruşturma aşamasında kollukta müdafisiz alınan savunmasında katılana yönelik hırsızlık eylemini iki kez gerçekleştirdiğini beyan etmiş ise de, yargılama sırasında ise katılana yönelik bir kez hırsızlık suçunu işlediğini beyan etmesi ve kolluktaki müdafisiz beyanını inkâr etmesi nedeniyle CMK 148/4. maddesi nazara alınarak sanığın eylemini birden fazla gerçekleştirdiğine dair başkaca delil bulunmadığından, (…) cezasından artırım yapılması suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması, bozmayı gerektirmiştir.14
3) Hükme esas alınamayan kolluk ifadesi dışında delil bulunmadığında beraat kararı verilmesi gerektiği
Bir önceki kararın mantığı uç noktasına taşındığında sonuç değişir: m. 148/4 uyarınca dışlanan kolluk ifadesi dosyadaki tek delilse, sonuç artık cezada indirim değil doğrudan beraattir. Yargıtay 13. Ceza Dairesi bu uç durumu şöyle karara bağlamıştır:
Sanığın yüklenen hırsızlık ve mala zarar verme suçlarını işlediğine ilişkin müdafii huzurunda alınmayan ve hâkim veya mahkeme huzurunda doğrulanmadığından CMK'nın 148/4. maddesi uyarınca hükme esas alınamayan kolluk ifadeleri dışında, hükümlülüğüne yeterli, kesin ve inandırıcı hukuka uygun kanıtlar bulunmadığı gözetilmeden atılı suçlardan ayrı ayrı beraati yerine yazılı biçimde hükümlülüklerine karar verilmesi, bozmayı gerektirmiştir.15
İki karar birlikte okunduğunda, m. 148/4'ün sonucu, dışlanan ifadenin dosyadaki ağırlığına göre kademeli biçimde, kısmi delil kaybından tam beraate kadar, işlediği görülür.
Dipnotlar
- Aysun Altunkaş, “5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Kapsamında İfade Alma ve Sorgu,” Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 195 (2020). ↩
- Altunkaş, İfade Alma ve Sorgu. ↩
- Alper Özboyacı, “Yasak İfade Alma ve Yasak Sorgu,” Terazi Hukuk Dergisi, S. 16 (2007). ↩
- Özboyacı, Yasak İfade Alma ve Yasak Sorgu. ↩
- Özboyacı, Yasak İfade Alma ve Yasak Sorgu. ↩
- M. Kerem Osmanoğlu, “Ceza Muhakemesi Açısından Hukuka Aykırı Delillerin Değerlendirilmesi,” Ceza Hukuku Dergisi, S. 18 (2012). ↩
- Rezzan İtişgen, Kişinin Kendini Suçlamaya Zorlanamaması İlkesi (Nemo Tenetur İlkesi) ve Susma Hakkı (İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Eylül 2013). ↩
- Buğra Şahin, Yabancıların Ceza Yargılamasında Savunma Hakkı: Nitel Bir Araştırma (İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Mart 2025). ↩
- Burak Güngör, Suç İsnadı Altında Bulunanlar Yönünden Silahların Eşitliği İlkesi ve Çelişmeli Yargılama Hakkı (İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Temmuz 2021). ↩
- Güngör, Silahların Eşitliği İlkesi ve Çelişmeli Yargılama Hakkı. ↩
- Adem Sözüer ve Muhammet Kahveci, ed., İçtihatlarla İnsan Hakları: Ceza Hukukuna İlişkin AİHM Kararlarının İncelemeleri (1) (İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Ekim 2023). ↩
- Onur Şahinkaya, Önleyici Yakalama ve Durdurma (İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Kasım 2020). ↩
- Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, 20.12.2023, 2021/39964 Başvuru No (Serhat Aytemiş Başvurusu). ↩
- Yargıtay 17. Ceza Dairesi, 31 Ekim 2018, E. 2016/14141, K. 2018/13602. ↩
- Yargıtay 13. Ceza Dairesi, 17 Aralık 2015, E. 2015/14919, K. 2015/20215. ↩
Kaynakça
- Altunkaş, Aysun. “5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Kapsamında İfade Alma ve Sorgu.” Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 195, 2020.
- Güngör, Burak. Suç İsnadı Altında Bulunanlar Yönünden Silahların Eşitliği İlkesi ve Çelişmeli Yargılama Hakkı - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi Kararları Işığında. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Temmuz 2021.
- İtişgen, Rezzan. Kişinin Kendini Suçlamaya Zorlanamaması İlkesi (Nemo Tenetur İlkesi) ve Susma Hakkı. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Eylül 2013.
- Osmanoğlu, M. Kerem. “Ceza Muhakemesi Açısından Hukuka Aykırı Delillerin Değerlendirilmesi.” Ceza Hukuku Dergisi, S. 18, 2012.
- Özboyacı, Alper. “Yasak İfade Alma ve Yasak Sorgu.” Terazi Hukuk Dergisi, S. 16, 2007.
- Sözüer, Adem ve Muhammet Kahveci, ed. İçtihatlarla İnsan Hakları: Ceza Hukukuna İlişkin AİHM Kararlarının İncelemeleri (1). İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Ekim 2023.
- Şahinkaya, Onur. Önleyici Yakalama ve Durdurma. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Kasım 2020.
- Şahin, Buğra. Yabancıların Ceza Yargılamasında Savunma Hakkı: Nitel Bir Araştırma. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Mart 2025.
Bu yazı yalnızca genel bilgilendirme amacı taşır; belirli bir uyuşmazlığa ilişkin hukuki görüş veya danışmanlık niteliğinde değildir. Mevzuat ve içtihat zamanla değişebilir.