m. 225'in ikinci fıkrası, mahkemeye önemli bir serbestlik tanır. Mahkeme fiille bağlıdır ama fiilin hukuki nitelendirilmesiyle bağlı değildir. Bu serbestlik, kontrolsüz bırakılırsa sanığı hazırlıksız yakalayan bir sürpriz mahkûmiyete dönüşebilir. Dava bir suçtan açılır, duruşma o suç etrafında yürütülür, ama hüküm günü sanık, savunmasını hiç kurmadığı başka bir suçtan mahkûm olduğunu öğrenir. m. 226, tam da bu riski bertaraf etmek için var olan dengeleyici mekanizmadır.
I. Kuralın Temeli: Nitelendirme Serbestisi ile Savunma Hakkı Arasındaki Denge (m. 226/1-3)
m. 226/1'in kuralı yalındır. Sanık, suçun hukuki niteliğinin değişmesinden önce haber verilip savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanuni unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. m. 226/2 bu kuralı, salt suç adının değişmesiyle sınırlı tutmaz. Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında da aynı bildirim ve ek savunma zorunluluğu işler.1 Bu genişletme isabetlidir. Sanığı asıl şaşırtan şey, suçun adının değişmesi değil, savunmasını kurarken hesaba katmadığı bir sonuçla (daha ağır bir ceza, ek bir güvenlik tedbiri) karşılaşmasıdır. İster bu sonuç suçun adının değişmesinden, ister aynı suçun nitelikli bir hâlinin ortaya çıkmasından doğsun, sürpriz aynı sürprizdir.
m. 226/3, bu bildirimin salt biçimsel bir formalite olmadığını gösterir. Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde, istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. Bildirim tek başına yeterli değildir. Sanığın bu bildirime karşı gerçek anlamda hazırlanabilmesi için zaman tanınması da kuralın ayrılmaz bir parçasıdır.
m. 226, doktrinde savunma hakkının bir alt bileşeni olarak, hem ulusal hem uluslararası güvencelerle temellendirilir. Kural, iddianamedeki hukuki nitelendirmenin mahkemeyi bağlamaması karşısında sanığın savunmasını hangi suça göre kuracağını önceden bilme çıkarını korur. Bu çıkar korunmadığında, sanığın AİHS m. 6'daki adil yargılanma hakkı ile Anayasa m. 36'daki hak arama hürriyeti de, isnadın nihai içeriğini öğrenememe yoluyla, dolaylı olarak zedelenir. Anayasa Mahkemesi de bir bireysel başvuruda, isnadın niteliğinin değiştiği hususunun bildirilmemesini ve ek savunma için süre verilmemesini, tam da bu çerçevede, Anayasa m. 36'daki isnadı öğrenme hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir.2
II. Bildirimin Kime Yapılacağı: Eski m. 226/4'ün İptali ve Kanun Koyucunun AYM'yi Önceden Yakalaması
m. 226'nın en hareketli tarihçesi, dördüncü fıkrasında yaşanmıştır. 2024 öncesindeki hâliyle fıkra, yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimlerin yalnızca “varsa müdafie” yapılacağını, müdafiin de sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanacağını öngörüyordu. Yani ek savunma bildirimi, sanığın kendisine değil, yalnızca avukatına ulaşıyordu.3 Muğla 4. Asliye Ceza Mahkemesinin önündeki bir hırsızlık davasında bu düzenlemenin anayasaya aykırılığı ileri sürüldü ve Anayasa Mahkemesi, 2024 yılında bu fıkrayı iptal etti (aşağıda Yargı Kararları bölümünde karar 1).
İptal kararının kendisi kadar, kararın sonrasında yaşananlar da öğreticidir. Anayasa m. 153/3 uyarınca Anayasa Mahkemesi, iptalden doğacak bir hukuki boşluğu önlemek amacıyla iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi bir yıla kadar erteleyebilir. Mahkeme bu kararında da iptalin, Resmî Gazete'de yayımlanmasından dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. Ne var ki kanun koyucu bu dokuz aylık süre dolmadan davrandı. 14.11.2024 tarihli ve 7532 sayılı Kanun'un 16. maddesiyle fıkra yeniden yazıldı ve hem sanığa hem de varsa müdafiine bildirim yapılması, sanığın son adresine bildirim yapılamaması veya bildirime rağmen duruşmaya gelmemesi hâlinde ise müdafiine yapılan bildirimin yeterli sayılması esası getirildi.4 Sonuç, ilk bakışta paradoksal görünür. İptal kararı hiçbir zaman fiilen yürürlüğe girmedi, çünkü eleştirdiği norm, ertelenen yürürlük tarihinden önce zaten değiştirilmişti. Ancak bu, iptal kararının etkisiz kaldığı anlamına gelmez. Tam tersine, Mahkemenin tanıdığı erteleme süresi tam da bunun için vardır: kanun koyucuya, boşluk doğurmadan yeni ve anayasaya uygun bir düzenleme yapma imkânı tanımak. Kanun koyucu bu imkânı süresinde kullanmış, iptal kararı amacına, normun anayasaya uygun hâle getirilmesine, fiilen ulaşmıştır. Yalnızca bunu, iptalin kendisi değil, kanun koyucunun ondan önce attığı adım gerçekleştirmiştir.
Anayasa Mahkemesinin ertelemeli iptal kararlarına ilişkin bu yetkisi, karşılaştırmalı anayasa yargısında yaygın bir araçtır. Pek çok anayasa mahkemesi, bir normu anayasaya aykırı bulduğunda dahi, bu normun derhâl ortadan kalkmasının doğuracağı hukuki boşluğu önlemek amacıyla iptalin yürürlüğe gireceği tarihi ileriye erteleyebilmektedir. Doktrindeki tartışma, tam da somut olayda yaşanana benzer bir soruna odaklanır. Erteleme süresi içinde, henüz iptal fiilen yürürlüğe girmeden, kanun koyucunun harekete geçmesi beklenen ve arzu edilen sonuçtur. Erteleme mekanizmasının asıl işlevi, yargı organının kendisinin boşluk doldurmak zorunda kalmadan, bu görevi anayasal olarak ona ait olan yasama organına bırakmasıdır.5
III. Fiille Bağlılığın Ön Şartı: Anlatılmamış Bir Fiil İçin Ek Savunma Yeterli Değildir
m. 226, m. 225/1'deki davasız yargılama olmaz ilkesinin önüne geçemez. Mahkeme, sabit gördüğü bir fiilin iddianamede anlatılan suçu değil de başka bir suçu oluşturduğu kanaatindeyse sanığa ek savunma hakkı tanıyarak yola devam edebilir. Ama bu imkân, yalnızca iddianamede zaten usulünce anlatılmış bir fiil bakımından işler. İddianamede hiç anlatılmamış bir fiil, ek savunma prosedürüyle “kurtarılıp” hükme konu edilemez. Bu durumda mahkemenin önünde tek yol, iddianamenin kapsamı dışındaki bu fiil için ayrı bir soruşturma/kovuşturma sürecinin işletilmesidir.6
IV. İhlalin Sonucu: Savunma Hakkının Kısıtlanması ve Kanun Yararına Bozma
m. 226'nın ihlali, ek savunma hakkı tanınmadan nitelendirme değiştirilerek kurulan bir mahkûmiyet, öncelikle olağan kanun yolunda (istinaf/temyiz) bozma nedenidir. Ancak kararın kesinleşmiş olması bu denetimi tüketmez. Doktrin, m. 226'nın ihlalini, kanun yararına bozmanın (m. 309) sanık lehine işletilebileceği savunma hakkı ihlallerinin somut bir örneği olarak sayar.7 Bu, m. 226'nın yalnızca ilk derece yargılamasını disipline eden teknik bir usul kuralı olmadığını, kesinleşmiş bir hükmün dahi olağanüstü kanun yoluyla düzeltilmesini gerektirecek kadar ağırlıklı bir savunma hakkı güvencesi olduğunu gösterir.
m. 226 uygulamasının kanunda hiç düzenlenmemiş bir boşluğu da vardır. Sanığa veya müdafiine usulünce ek savunma hakkı tanınmasına rağmen, sanığın bu hakkı bizzat kullanmaya gelmemesi ve haklı bir mazeret de bildirmemesi hâlinde yargılamanın sonuçlandırılıp sonuçlandırılamayacağı kanun metninde açıklığa kavuşturulmamıştır. Doktrindeki hâkim görüş, mahkemenin m. 226'daki yükümlülüğünü bildirim ve süre tanıma ile tükettiğini, sanığın bu imkânı bizzat değerlendirip değerlendirmemesinin kendi tercihi olduğunu kabul eder. Aksi bir çözüm, sanığa tanınan bir güvenceyi, sanığın kendi iradesiyle yargılamayı sürüncemede bırakabileceği bir araca dönüştürme riski taşır.8
Yargı Kararları
1) Bildirimin yalnızca müdafiye yapılması, sanığın bizzat savunma hakkını anlamsız kılar
Ek savunma bildiriminin yalnızca müdafie yapılmasını öngören eski m. 226/4'ü iptal ederken, Anayasa Mahkemesi bizzat savunma hakkının neden bir avukat aracılığıyla ikame edilemeyecek kadar kişisel bir güvence olduğunu ayrıntılı biçimde açıklamıştır:
Kuralın birinci cümlesi uyarınca yargılamayı yapan mahkeme ek savunma hakkına ilişkin sanığa bildirim yapmayacak, bunun yerine sadece müdafiine bildirimde bulunacaktır. Bu durumda ise sanık duruşmaya bizzat katılma hakkını ve dolayısıyla bizzat ek savunma hakkını kullanamayacaktır. (…) Ceza yargılamasında hakkaniyete uygun bir yargılamanın en önemli unsuru olan bizzat savunma hakkının sağlanabilmesi için sanığın duruşmada hazır bulunma imkânına sahip olması gerekir. (…) Böylelikle olayı en iyi bilebilecek durumda olan sanık, delillerin tartışılmasını sağlayarak aleyhinde olan delilleri çürütme ve mahkemenin vereceği kararı etkileme imkânı bulacak ve savunmasının doğruluğunu ispatlayabilecektir. (…) kural, sanığın anılan haklarından feragat etmediğini öne sürmek suretiyle yeniden değerlendirme yapılmasına dair herhangi bir güvence sunmamaktadır. Böylece kural, sanığa isnatta meydana gelen değişikliğe ilişkin olarak mahkemenin vereceği kararı etkileme imkânı sunmamakta, adil yargılanma hakkına, meşru amaca ulaşma bakımından gerekli olmayan ve orantısız, bu itibarla ölçüsüz bir sınırlama teşkil etmektedir.9
Karar, müdafi güvencesiyle bizzat savunma hakkı arasındaki ilişkiyi netleştirir. Müdafiin varlığı, sanığın bizzat savunma hakkının yerini almaz, onu tamamlar. Bir bildirimin yalnızca müdafie ulaşması, sanığı, kendi davasının en çok bilgi sahibi olduğu kişiyi, kararın oluşumundan fiilen dışlar. Oysa m. 36'daki adil yargılanma hakkı, tam da bu dışlanmanın önlenmesi için sanığa duruşmada hazır bulunma ve delilleri bizzat tartışma imkânı tanır. Kararın ardından yaşanan mevzuat değişikliği (yukarıda II) bu ilkeyi yasal düzeyde de teyit etmiştir.
2) İddianamede usulünce anlatılmamış bir fiil için ek savunma yeterli değildir
m. 225 ile m. 226'nın birlikte nasıl işlediğini, zimmet ve resmi belgede sahtecilik suçlarına ilişkin bir davada Ceza Genel Kurulu şu şekilde özetlemiştir:
Ancak sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez (CMK madde 226). Bu nedenle mahkeme, sübut bulan fiilin, iddianamede anlatılan suçu değil ve fakat bir başka suçu oluşturduğu düşüncesinde ise CMK'nın 226. maddesi gereğince durumdan sanığı haberdar edip (ek) savunmasını sormalıdır. Her halûkârda, hukuki vasfı değiştiği kabul edilen fiilin, öncelikle yukarıda yer verilen usule uygun biçimde iddianamede anlatılmış olması gerekir. Aksi hâlde iddianamede usulünce anlatılmayan bir fiille ilgili olarak CMK'nın 226. maddesi gereğince sanığa (ek) savunmasının sorulması suretiyle hüküm kurulamaz.10
Karar, m. 226'nın tedavi edebileceği kusurun sınırını çizer. Ek savunma prosedürü yalnızca nitelendirme hatasını, aynı fiile yanlış kanun hükmünün uygulanmasını, giderir. İddianamenin kendisindeki bir eksikliği, yani hiç anlatılmamış bir fiili gideremez. Aksini kabul etmek, m. 225/1'in davasız yargılama olmaz ilkesini m. 226 aracılığıyla by-pass etmek, iddianamenin sınır çizme işlevini fiilen ortadan kaldırmak anlamına gelirdi.
Dipnotlar
- Ceza Muhakemesi Kanunu m. 226/1-2. ↩
- Rezan Epözdemir, “Ek Savunma Hakkı (Ceza Muhakemesi Kanunu madde 226)” (İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 2, Temmuz 2022); Erdi Özmen, “Ek Savunma Hakkı” (Ceza Hukuku Dergisi, S. 40, Ağustos 2019); Ebubekir Uslu, “Anayasa Mahkemesinin Başvurucu Salih Öz Kararının Değerlendirilmesi” (Terazi Hukuk Dergisi, S. 160, Aralık 2019). ↩
- Ceza Muhakemesi Kanunu m. 226/4 (14.11.2024 tarihli ve 7532 sayılı Kanun'un 16. maddesiyle değişmeden önceki hâli). ↩
- Ceza Muhakemesi Kanunu m. 226/4 (14.11.2024 tarihli ve 7532 sayılı Kanun'un 16. maddesiyle değişik); Anayasa m. 153/3; 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun m. 66/3. ↩
- Melikşah Yasin, “Anayasa Mahkemesince Verilen 'Ertelemeli İptal Kararlarının' Uygulanması Sorununa Danıştay'ın Yaklaşımı” (İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Nisan 2019); Kasım Ocak, İdari Yargıda Verilen İptal ve Yürütmenin Durdurulması Kararlarının Zaman Bakımından Uygulanması (İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Eylül 2025). ↩
- Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 25.06.2025, E. 2024/198, K. 2025/286. ↩
- İhsan Baştürk, Ceza Muhakemesi Hukukunda Kanun Yararına Bozma (İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Ekim 2022). ↩
- Ersan Şen ve Cem Serdar, “Ek Savunma Hakkı Kullandırılmadan Ceza Davası Son Bulur mu?” (Terazi Hukuk Dergisi, S. 183, Kasım 2021). ↩
- Anayasa Mahkemesi, Genel Kurul, 22.02.2024, E. 2023/163, K. 2024/57. ↩
- Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 25.06.2025, E. 2024/198, K. 2025/286. ↩
Kaynakça
- Baştürk, İhsan. Ceza Muhakemesi Hukukunda Kanun Yararına Bozma. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Ekim 2022.
- Epözdemir, Rezan. “Ek Savunma Hakkı (Ceza Muhakemesi Kanunu madde 226).” İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 2 (Temmuz 2022).
- Ocak, Kasım. İdari Yargıda Verilen İptal ve Yürütmenin Durdurulması Kararlarının Zaman Bakımından Uygulanması. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Eylül 2025.
- Özmen, Erdi. “Ek Savunma Hakkı.” Ceza Hukuku Dergisi, S. 40 (Ağustos 2019).
- Şen, Ersan ve Cem Serdar. “Ek Savunma Hakkı Kullandırılmadan Ceza Davası Son Bulur mu?” Terazi Hukuk Dergisi, S. 183 (Kasım 2021).
- Uslu, Ebubekir. “Anayasa Mahkemesinin Başvurucu Salih Öz Kararının Değerlendirilmesi.” Terazi Hukuk Dergisi, S. 160 (Aralık 2019).
- Yasin, Melikşah. “Anayasa Mahkemesince Verilen ‘Ertelemeli İptal Kararlarının’ Uygulanması Sorununa Danıştay'ın Yaklaşımı.” İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, Nisan 2019.
Bu yazı yalnızca genel bilgilendirme amacı taşır; belirli bir uyuşmazlığa ilişkin hukuki görüş veya danışmanlık niteliğinde değildir. Mevzuat ve içtihat zamanla değişebilir.