Tutuklama, ceza muhakemesinin en ağır koruma tedbiridir. Henüz mahkûm edilmemiş bir insanı, masumiyet karinesine rağmen özgürlüğünden yoksun bırakır. Tam da bu ağırlık nedeniyle kanun koyucu, tutuklama tedbirine başvurulabilmesini son derece sıkı şekil ve esas şartlarına bağlamıştır. Bu şartlar gerçekleşmeden hiç kimse tutuklanamaz ve gerçekleşmeden tutuklanan kişinin devlet aleyhine tazminat davası açma hakkı doğar.1 Uygulamada tutuklama, dört ayrı denetim katmanından geçer. Önce kuvvetli suç şüphesinin somut delillerle ortaya konması, sonra bir tutuklama nedeninin (kaçma veya delil karartma tehlikesi) varlığı, ardından tedbirin ölçülülüğü ve son olarak adli kontrolün neden yetersiz kalacağının gösterilmesi. Bu dört katman birbirinin yerine geçmez, her biri ayrı ve bağımsız biçimde denetlenir.
I. Tutuklamanın Esas Şartları (m. 100)
Kanunun 100. maddesi, tutuklamanın esas şartlarını üç kümede toplar:
(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez. (…) (4) Sadece adlî para cezasını gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.
Doktrinde bu üç şart arasındaki hiyerarşi önemle vurgulanır. Tutuklama yasağının bulunması (m. 100/4), diğer iki şart (kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedeni) gerçekleşmiş olsa dahi tutuklamayı tek başına engeller. Yasak yoksa bu kez kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin varlığı ve tutuklama nedenlerinden en az birinin gerçekleşmesi birlikte aranır.2 m. 100/4'ün istisnası da dikkat çekicidir. Hapis cezasının üst sınırı iki yılı geçmese dahi, fiil vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenmişse (örneğin basit kasten yaralama) tutuklama yasağı işlemez. Kanun koyucu burada, cezanın soyut ağırlığından çok, fiilin bizzat bir kişinin bedensel bütünlüğüne yönelmiş olmasını esas alan bir istisna öngörmüştür.
II. Tutuklama Nedenleri: Kaçma Şüphesi ve Delil Karartma Tehlikesi (m. 100/2)
m. 100/2, tutuklama nedenlerini iki bentte sınırlı biçimde sayar: (a) şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa, (b) şüpheli veya sanığın davranışları, delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa. Kanunun “şüphesini uyandıran somut olgular” ve “kuvvetli şüphe oluşturuyorsa” ifadeleri, her iki nedenin de soyut bir olasılıkla değil, dosyaya yansımış gerçek göstergelerle kanıtlanması gerektiğini vurgular.3 Kaçma şüphesinin somutlaştırılmasında doktrinde başvurulan ölçütler arasında şüpheli veya sanığın yerleşik bir ikametgâhının ve düzenli bir işinin bulunup bulunmadığı, aile ve sosyal bağlarının Türkiye'de yoğunlaşıp yoğunlaşmadığı, yurt dışına çıkış girişiminde bulunup bulunmadığı, önceki çağrılara uyup uymadığı ve beklenen cezanın ağırlığı sayılır. Ancak bu ölçütlerin hiçbiri tek başına ve otomatik olarak kaçma şüphesini doğurmaz, hâkimin bunları somut olayın bütünü içinde değerlendirmesi gerekir. Yüksek bir ceza beklentisi dahi, tek başına kaçma şüphesi için yeterli bir gerekçe sayılmaz. Aksi hâlde tutuklama, işlenmesi muhtemel bir cezanın peşin infazına dönüşür.4
Delil karartma ve baskı tehlikesi bakımından da aynı somutluk aranır. Şüphelinin salt tanıkla aynı olayda yer almış olması veya dosyada henüz dinlenmemiş tanıkların bulunması, tek başına bir baskı tehlikesi göstergesi değildir. Bu nedenin gerçekleşmiş sayılabilmesi için şüphelinin somut bir girişimde bulunduğuna (bir tanığı arayıp tehdit etmesi, bir belgeyi imha etmesi gibi) veya böyle bir girişimde bulunacağına işaret eden ciddi emarelerin dosyada yer alması gerekir. Soruşturmanın henüz tamamlanmamış olması, yani delillerin toplanma sürecinin devam etmesi, kendi başına bir “delil karartma tehlikesi” sayılamaz. Aksi yorum, hemen her soruşturmanın başında tutuklamayı otomatik olarak haklı kılardı.5
III. Katalog Suçlarda Tutuklama Nedeni Karinesi (m. 100/3)
m. 100/3 ise, kanunda ayrıca sayılan suçlarda tutuklama nedeninin somut olguya bakılmaksızın “var sayılabileceğini” kabul eder. Bu katalog uzun ve iki kısımdan oluşur. (a) bendi, TCK'daki şu suçları sayar: soykırım ve insanlığa karşı suçlar (m. 76-78); göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (m. 79-80); kasten öldürme (m. 81-83); nitelikli hâlleriyle kasten yaralama (m. 86/3-b,e,f) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (m. 87); işkence (m. 94-95); cinsel saldırı (m. 102, birinci fıkra hariç); çocukların cinsel istismarı (m. 103); hırsızlık (m. 141-142) ve yağma (m. 148-149); uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (m. 188); suç işlemek amacıyla örgüt kurma (m. 220, ikinci/yedinci/sekizinci fıkralar hariç); Devletin güvenliğine karşı suçlar (m. 302-304, 307-308); Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar (m. 309-315). (b)-(k) bentleri ise TCK dışı özel kanunlardan on ayrı suç/kanun grubunu daha ekler: 6136 sayılı Kanun'daki silah kaçakçılığı; 4389 sayılı Bankalar Kanunu'ndaki zimmet suçu; 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'ndaki hapis cezasını gerektiren suçlar; 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'ndaki suçlar; 6831 sayılı Orman Kanunu'ndaki kasten orman yakma suçları; 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nda sayılan suçlar; 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu m. 7/3'teki suçlar; kadına karşı işlenen kasten yaralama suçu; sağlık personeline karşı görevleri sebebiyle işlenen kasten yaralama suçu; ve eğitim personeline karşı görevleri sebebiyle işlenen kasten yaralama suçu.6 Doktrinde isabetle belirtildiği üzere, tutuklama şartlarının somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediği araştırılmadan, salt katalog suçlardan biri olduğu gerekçesiyle otomatik tutuklama kararı verilmesi kanunun sistematiğiyle bağdaşmaz. Tutuklama hiçbir zaman zorunlu değil ihtiyaridir, hâkim şartlar oluşsa dahi adli kontrolü yeterli görebilir.
Katalog suç kurumuna yöneltilen eleştiri son yıllarda daha da sertleşmiştir. Doktrinde, tutuklama kararlarında kuvvetli suç şüphesinin, tutuklama nedenlerinin ve tedbirin ölçülülüğünün somut delillere dayalı olarak gösterilmesi gerektiği hâlde, uygulamada bunun yerini “basmakalıp sözlerin ve yasal nedenlerin tekrarından ibaret” kararların aldığı, bu durumun katalog suç kataloğunun varlığından beslendiği ileri sürülür. Bu görüşe göre sorunun köklü çözümü, kanundaki katalog suç istisnasının kısmen düzeltilmesi değil, kurumun bütünüyle kaldırılmasıdır. Bu, tutuklama nedeninin her olayda somut olgularla gösterilmesini zorunlu kılacağından en tutarlı ve uygun yol olarak savunulur.7
IV. Kuvvetli Suç Şüphesi Ölçütünün İçeriği
“Kuvvetli suç şüphesi” ölçütünün somut içeriği, doktrinde kanunun benimsediği bir şüphe derecelendirmesi hiyerarşisi içinde açıklanır. En alt basamakta “basit şüphe” (başlangıç şüphesi) yer alır; işlenen fiilin bir suç oluşturduğu ve soruşturulması gerektiği konusundaki ilk izlenimdir. CMK m. 160/1'in “bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez” ifadesi, soruşturmanın başlaması için bu düzeyin yeterli olduğunu gösterir. Ancak bu, soruşturmanın keyfî başlatılabileceği anlamına gelmez, en azından belirti (emare) düzeyinde somut olgular aranır. Bir üst basamakta “makul şüphe” yer alır. Fiilin üzerine atılı kişi tarafından işlendiğinin akla uygun kabul edilebilir olduğu, somut olgulara dayalı, objektif bir şüphedir. CMK m. 116'daki arama koruma tedbiri bu düzeyi arar. Tutuklama için gereken “kuvvetli şüphe” ise bunların ikisinden de yoğundur. İlgili suçun işlendiğine ilişkin şüphe “kuvvetle muhtemel” bir yoğunluğa ulaşmamışsa tutuklama kararı verilemez.8
Bu üçlü hiyerarşinin somut ölçüsü konusunda öğretide farklı görüşler ileri sürülür. Bir görüşe göre eşik, tutuklamanın istendiği andaki delillere göre kişinin fail veya suç ortağı olarak suçu işlediği konusundaki ihtimalin büyüklüğüyle açıklanır ve mevcut delillerin tarafsız bir gözlemciyi bu hususta inandırmaya yetecek düzeyde olması aranır. Başka bir görüş daha somut bir eşik önerir. İddianame düzenlenmesi için yeterli görülen yaklaşık %51 mahkûmiyet olasılığından daha yüksek, ama %100'e varmayan bir aralıkta, şüphelinin isnat edilen suçu işlediği yönünde yaklaşık %90 mahkûmiyet olasılığının bulunması gerektiği savunulur. Bir başka görüş ise kuvvetli şüpheyi, kişinin suçu “kesinlik ölçüsünde işlediği ve kuvvetli bir olasılıkla yargılanıp ceza alacağı kanaatine varılması” olarak tanımlar.9 Bu doktrin tartışmasının asıl eleştirisi ise m. 100/3'teki katalog suç karinesine yöneliktir. Mehazı Alman StPO m. 112/3 olan bu düzenleme, tutuklamayı istisnai kılmayı amaçlasa da, uygulamada katalog suçlarda tutuklamanın âdeta kurallaştığını ve bir tür “ön infaza” dönüştüğünü, buna karşılık Almanya'da StPO m. 112/3'e dayalı tutuklama kararlarının tüm tutuklamaların yalnızca %1,5'ine tekabül ettiğini belirterek, iki sistem arasındaki fiilî uygulama farkına dikkat çekilir. AİHM'in Buzadji/Moldova kararıyla geliştirdiği yerleşik içtihat, tutuklama nedeninin ilk kararda somut ve bireyselleştirilmiş biçimde gerekçelendirilmesi gerektiği karşısında Türk hukukunun kanuni karine sistemini tümüyle terk etmesi artık bir zorunluluk olarak savunulmaktadır.10
Bu şüphe eşiğinin uygulamada nasıl denetlendiğini Anayasa Mahkemesi somut biçimde göstermiştir. Dosyadaki iddiaların her biri (gizli tanık ifadesi, yazışma içerikleri, telefon görüşmeleri, bağış kayıtları) tek tek incelenmeden ve başvurucunun bunlara karşı sunduğu savunmanın aksi ortaya konulmadan varılan bir kuvvetli şüphe tespiti, m. 100/1'in aradığı eşiği karşılamaz. Bu denetim, kuvvetli şüphenin salt bir “dosyada çok sayıda delil var” izlenimiyle değil, her delilin somut ve münferit olarak değerlendirilmesiyle sağlanması gerektiğini gösterir.11
V. Ölçülülük İlkesi ve Adli Kontrolün Yetersizliği (m. 100/1, m. 101/1-2)
m. 100/1'in ikinci cümlesi, kuvvetli şüphe ve tutuklama nedeni gerçekleşmiş olsa dahi, “işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması” hâlinde tutuklama kararı verilemeyeceğini öngörür. Ölçülülük denetimi burada iki boyutta işler. Birincisi, tutuklamanın beklenen yaptırımla orantılı olup olmadığı; ikincisi, aynı amaca daha hafif bir tedbirle (özellikle adli kontrolle) ulaşılıp ulaşılamayacağıdır. m. 101/1-2'nin, tutuklama isteminde ve kararında “adli kontrolün yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlere” ayrıca yer verilmesini şart koşması, bu ikinci boyutun kanundaki somut karşılığıdır. Adli kontrolün neden yetersiz kalacağı gösterilmeden verilen bir tutuklama kararı, gerekçe yükümlülüğünü tam olarak yerine getirmemiş sayılır.12 Bu iki aşamalı denetim, doktrinde “evleviyet” (öncelik) ilkesi olarak da anılır. Tutuklama, adli kontrolün yeterli olmadığı kesin biçimde ortaya konulmadıkça başvurulamayacak gerçek anlamda “son çare” bir tedbirdir. Bu değerlendirmenin her şüpheli veya sanık için ayrı ayrı ve o kişinin somut kişisel durumuna göre, bireyselleştirilerek yapılması gerekir.
Ölçülülük denetiminin ne denli somut bir inceleme gerektirdiğini Anayasa Mahkemesi, hâkimin tutuklama kararı verirken adli kontrolden daha hafif bir tedbir öngörüp öngörmediğini hiç değerlendirmediği bir olayda açıkça ortaya koymuştur. Karar, m. 100/1'deki ölçülülük ölçütünün kâğıt üzerinde bir denge değil, hâkimin kararında somut olarak gösterilmesi gereken, denetlenebilir bir muhakeme süreci olduğunu gösterir. Hâkim yalnızca “ölçülüdür” demekle yetinemez, tutuklamadan daha hafif tedbirleri neden yeterli görmediğini de açıklamak zorundadır.13
VI. Tutuklama Kararının Usulü ve Şekli Güvenceler (m. 101)
Kararın kim tarafından ve nasıl verileceği m. 101'de düzenlenir: soruşturmada sulh ceza hâkimi, kovuşturmada mahkeme, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine (kovuşturmada re'sen de) karar verir. İstemde mutlaka gerekçe gösterilmeli ve adli kontrolün yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlere yer verilmelidir (m. 101/1). Tutuklama kararının kendisi de aynı şekilde gerekçelendirilir. Kuvvetli suç şüphesi, tutuklama nedeninin varlığı, tedbirin ölçülülüğü ve adli kontrolün neden yetersiz kalacağı, soyut ifadelerle değil somut olgularla açıkça gösterilir (m. 101/2).14 Bu gerekçelendirme yükümlülüğü dörtlüdür ve her bir unsurun ayrı ayrı karşılanması gerekir. Yalnızca kuvvetli şüpheyi gösterip tutuklama nedenini soyut bırakan, ya da tutuklama nedenini gösterip ölçülülüğü hiç tartışmayan bir karar, m. 101/2 bakımından eksik sayılır.
Tutuklama istendiğinde şüpheli veya sanık, seçeceği veya baro tarafından görevlendirilecek bir müdafiin yardımından mutlaka yararlanır (m. 101/3). Bu, m. 150/2'de sayılan tam mecburi müdafilik hâllerinden biridir. Şüpheli veya sanığın istemi aranmaksızın hatta müdafi istemediğini açıkça beyan etse dahi müdafi güvencesi devre dışı bırakılamaz. Tutuklama kararı verilmezse şüpheli veya sanık derhâl serbest bırakılır (m. 101/4). Her iki yöndeki karara karşı da itiraz yolu açıktır (m. 101/5).
Yargı Kararları
1) Dosyadaki her iddianın tek tek ve somut biçimde değerlendirilmemesi hâlinde kuvvetli suç şüphesi yeterince ortaya konulmuş sayılmaz
Terör örgütüne yardım etme suçlamasıyla tutuklanmasına ilişkin yapılan bir başvuruda; Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu soruşturma makamlarının dayandığı delilleri (bir toplantıya katılma, bir şüpheliyle telefon görüşmesi, ele geçirilen bir belge, WhatsApp yazışmaları, dernek bağışları) tek tek inceleyerek her birinin başvurucunun savunmasının aksini ortaya koyamadığını tespit etmiştir:
Soruşturma makamlarınca Büyükada'da yapılan toplantının gizli bir toplantı olduğu iddia edilmiş ancak toplantının gizli olmadığına ilişkin başvurucunun açıklamalarının aksi ortaya konulamamıştır. (…) Bu itibarla başvurucunun savunması ve dosya kapsamına göre somut olayda tutuklama için gerekli olan suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin yeterince ortaya konulamadığı kanaatine ulaşılmıştır.15
Karar, m. 100/1'in aradığı kuvvetli suç şüphesi denetiminin mekanik bir işlem olmadığını gösterir. Bir dosyada çok sayıda delil bulunması, bunların her birinin tek tek ve somut biçimde tartışılmasının yerini tutmaz. Soruşturma makamları, başvurucunun her bir iddiaya karşı sunduğu makul açıklamayı çürütememişse bu açıklamaların toplamı salt sayıca kabarık bir dosyanın kuvvetli şüphe eşiğini aştığı yanılgısını ortadan kaldırır.
2) Tutuklama yerine daha hafif bir tedbirin değerlendirilmemesi, ölçülülük ilkesinin ihlalidir
Hırsızlık şüphesiyle tutuklanan on beş yaşındaki bir çocuğun annesinin yaptığı başvuruda Anayasa Mahkemesi, sulh ceza hâkiminin tutuklama kararında adli kontrol tedbirinin neden yetersiz kalacağını hiç değerlendirmediğini tespit etmiştir:
Tutuklama kararında sulh ceza hâkimi tarafından ileri sürülen gerekçeler, tutukluluk tedbirinin son çare olarak kullanıldığının düşünülmesine imkân vermemektedir. Ayrıca tutuklama kararı veren hâkimliğin tutuklamadan başka tedbirleri öngördüğü anlaşılmamaktadır. Bu gerekçelerle tutuklamanın ölçülü olmadığı sonucuna varılmıştır.16
Karar, m. 100/1'deki ölçülülük ölçütünün ve m. 101/1-2'nin adli kontrolün yetersizliğine dair gerekçe arama yükümlülüğünün, birbirini tamamlayan tek bir denetim bütünü oluşturduğunu somutlaştırır. Hâkim, tutuklama kararında yalnızca kuvvetli şüphe ve tutuklama nedeninin varlığını göstermekle yetinemez, tutuklamadan daha hafif bir tedbirin (adli kontrolün) neden yeterli görülmediğini de ayrıca ve açıkça ortaya koymak zorundadır. Bu değerlendirme hiç yapılmamışsa, tutuklama kararı, şartları oluşmuş görünse dahi ölçülülük ilkesini ihlal eder.
3) Tutuklama nedeninin somut ve bireyselleştirilmiş biçimde gerekçelendirilmesi zorunluluğu
Büyük Daire, önceki içtihadından (Jėčius v. Litvanya) ayrılarak, makul şüphenin devam ettiğinin gösterilmesinin yalnızca tutukluluğun ilerleyen aşamalarında değil ilk tutuklama kararının bizzat kendisinde de “ilgili ve yeterli” (relevant and sufficient) somut gerekçelerle desteklenmesi gerektiğine hükmetmiştir. Yetkili merci daha ilk kararında dahi kanundaki soyut tutuklama nedenini tekrarlamakla yetinemez, kaçma, delilleri karartma veya yeniden suç işleme tehlikesinin o somut olaya özgü olgularla gösterilmesi gerekir.17
Doktrinde de vurgulandığı gibi, bu içtihat m. 100/3'teki katalog suç karinesiyle doğrudan gerilim içindedir. Karine sistemi, hâkimi somut olayda tutuklama nedenini ayrıca göstermekten fiilen muaf tutma eğilimi doğurabildiği ölçüde, Buzadji'nin aradığı bireyselleştirilmiş gerekçelendirme standardının altında kalma riski taşır. Yukarıdaki iki Anayasa Mahkemesi kararı da (kuvvetli şüphenin somutluğu ve ölçülülük denetimi), aynı Strazburg standardının farklı iki unsurunun Türk anayasa yargısındaki karşılığı olarak okunmalıdır. Üçü birlikte, tutuklama kararının hiçbir aşamasının soyut, basmakalıp gerekçeyle geçiştirilemeyeceğini gösterir.
Dipnotlar
- Hüsnü Aldemir, “Tutuklama,” Terazi Hukuk Dergisi, C. 9, S. 100 (Aralık 2014): 441-460. ↩
- Aldemir, “Tutuklama.” ↩
- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 100/2. ↩
- Hasan Sınar, Ceza Muhakemesi Hukukunda Tutuklama: İkinci Bölüm - Tutuklamanın Koşulları (İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, 2016). ↩
- Sınar, Ceza Muhakemesi Hukukunda Tutuklama. ↩
- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 100/3. ↩
- Ersan Şen ve Erkan Duymaz, “Tutuklama Kararlarında Gerekçe ve Bitmeyen ‘Katalog Suç’ Sorunu,” 2024. ↩
- Sınar, Ceza Muhakemesi Hukukunda Tutuklama. ↩
- Öznur Sevdiren, “Tutuklama Nedenlerine İlişkin Kanuni Karine Sistemi (Katalog Suçlar) Sorunu: Alman Hukuku ve AİHM Kararları Çerçevesinde Bir Değerlendirme,” Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 206 (Ocak 2022). ↩
- Sevdiren, “Tutuklama Nedenlerine İlişkin Kanuni Karine Sistemi.” ↩
- Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, 21.1.2021, B. No. 2017/35203 (Özlem Dalkıran Başvurusu). ↩
- Sınar, Ceza Muhakemesi Hukukunda Tutuklama. ↩
- Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, 17.7.2019, B. No. 2015/19167 (Semra Omak Başvurusu). ↩
- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 101/1-2. ↩
- Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, 21.1.2021, B. No. 2017/35203 (Özlem Dalkıran Başvurusu). ↩
- Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, 17.7.2019, B. No. 2015/19167 (Semra Omak Başvurusu). ↩
- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, Buzadji v. Moldova, 05.07.2016, Başvuru No. 23755/07. ↩
Kaynakça
- Aldemir, Hüsnü. “Tutuklama.” Terazi Hukuk Dergisi, C. 9, S. 100 (Aralık 2014): 441-460.
- Sevdiren, Öznur. “Tutuklama Nedenlerine İlişkin Kanuni Karine Sistemi (Katalog Suçlar) Sorunu: Alman Hukuku ve AİHM Kararları Çerçevesinde Bir Değerlendirme.” Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 206 (Ocak 2022).
- Sınar, Hasan. Ceza Muhakemesi Hukukunda Tutuklama: İkinci Bölüm - Tutuklamanın Koşulları. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, 2016.
- Şen, Ersan ve Erkan Duymaz. “Tutuklama Kararlarında Gerekçe ve Bitmeyen ‘Katalog Suç’ Sorunu.” 2024.
Bu yazı yalnızca genel bilgilendirme amacı taşır; belirli bir uyuşmazlığa ilişkin hukuki görüş veya danışmanlık niteliğinde değildir. Mevzuat ve içtihat zamanla değişebilir.